Hindistan’daki, Müslüman Gurlu Devletinin
komutanlarından Kutbeddin Aybeg tarafından Delhi’de kurulan Türk
devleti. Bu devlete; Mu’izzîler, Halacîler,
Tuğluklar ve Seyyîdler
olmak üzere dört Türk sülâlesi, birbiri arkasından hâkim oldular.
İslâmiyet, Aşağı İndüs
vâdisine ilk olarak Emevîler devrinde girmişti. Sonraları Hindistan
içlerine, Müslüman askerî kuvvetlerini ilk getiren Gazneli
hükümdarlarıydı. Gazneliler, Pencab bölgesini ele geçirerek, burayı
Hindistan’daki daimî merkezleri yaptılar. İktidarlarının sonuna doğru
ise, Lahor merkez olmuştu. Gaznelilerin yerini alan Gurlular için
Pencab, Hindistan’ın fethi için önemli bir merkezdi. Gurlu
Hânedânından, 1173 senesinden sonra Gazne’de hükümdar olan Şehâbüddîn (Mu’izzüddîn)
Muhammed, Ganj Ovasında hakimiyetini genişletti. Muînüddîn Çeştî
hazretlerinden aldığı işaretle, Ecmir’i fethetti. Emrindeki Türk
asıllı kumandanlardan Kutbeddin Aybeg’i, bütün Hindistan’ın fethiyle
vazifelendirdi. Hindistan’da İslâmiyet'in yayılmasında önemli rol
oynayan Muizzüddîn, 1206 senesinde ölünce, Lahor’a giden Kutbeddin
Aybeg, sultanlık teklifini kabul etti. Kuzey Hindistan’a hakim olup,
Delhi Türk Devletinin temelini attı. Ölen Muizzüddîn Muhammed’in
kardeşi ve Batı Gurluların Sultanı Gıyâseddîn Mahmud, bu durumu kabul
edip Kutbeddin’e, Melik unvanını verdi. Bu sırada Sultan Muizzüddîn’in
komutanlarından Taceddîn Yıldız, Gazne’de hüküm sürmekteydi. Aybeg,
onu yenerek Gazne’ye girdiyse de, kırk gün kalabildi. Daha sonra
Taceddin Yıldız’ın baskısı üzerine, Hindistan’a çekildi. Orada
İslâmiyet'in yayılması için çalıştı. Fethettiği yerleri cami ve
medreselerle süsleyip, mümtaz ilim sahipleriyle şenlendirdi.
Alimlere,
fakir ve muhtaçlara maaşlar bağlattı. Sulh ve sükûnu sağlayıp,
memleketinde her türlü zulme mani oldu. Hak ve adaleti hakim kıldı.
Kutbeddin Aybeg, 1210
senesinde vefat edince, yerine damadı Şemseddin İltutmuş geçti.
İltutmuş, öncelikle, diğer bölgelerde bağımsızlıklarını ilan eden
komutanları da hakimiyeti altına aldı ve Hindistan’da Türk İslâm
hakimiyetini yeniden kurarak, sağlamlaştırdı.
Daha sonra başarılı
seferler düzenleyerek, hakimiyet bölgesini genişletti. Vindhya
Dağlarının kuzeyinde kalan bütün Hindistan’ı ele geçirdi. Abbasî
Halîfesi Muntasır-billah tarafından tanınan, Hindistan’ın ilk Müslüman
Türk sultanı oldu. Nâsır ve Emîr-ül-Mü’minîn lakabını aldı. Bir ara
İsmailîler, onu öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi planladılarsa da,
muvaffak olamadılar. Delhi sultanlarının en büyüklerinden olan İltutmuş, büyük İslâm âlimi Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî’nin
talebelerindendi. İslâmiyet'in Hindistan’da yayılması için, çok gayret
gösterdi. Ülkede, birlik ve düzeni sağladı.
1236 senesinde
Karakarlara karşı çıktığı seferde hastalanan İltutmuş, Mayıs ayında
vefat etti. Ölümünden sonra kızı
Râziye Begüm Sultan başa geçtiyse de,
ileri gelen devlet adamlarının muhalefeti üzerine, tahtı terk etmek
zorunda kaldı. İç karışıklıklar, devleti yıkılmanın eşiğine getirdi.
Nitekim Moğollar; Sind, Mültan ve Batı Pencab’a girdiler. 1241
senesinde Lahor’u yağmaladılar. Kırklar diye bilinen komutanlar
arasında, kıskançlık yüzünden parçalanmalar baş gösterdi. Guwalyar ve
Rantambor bölgeleri, devletin elinden çıktı. Do’ab’daki Hindli yol
kesiciler yüzünden, Bengal ile haberleşme tamamen kesildi.
Bu sırada, İltutmuş’un
memlûklarından (köle) biri olan ve soyca
Kıpçak Türklerine dayanan
Balaban, devlet içinde büyük bir nüfuz kazanmıştı. Balaban, süratle
harekete geçerek, muhtelif bölgelerde isyanları bastırdı. Hind
kabilelerini, racaları ve bazı emîrleri cezalandırdı. 1247 senesinde, Kâlinca ile Kemâ arasındaki bölgeyi ele geçirdi. 1255 senesinde
Kutlug
Hanın isyanını bastırdı. 1257 senesinde tekrar Hindistan’a giren
Moğollara karşı, büyük bir ordu hazırladı. Moğolların geri
çekilmelerini fırsat bilerek, birlikleri ile orduya katılmayan bazı
vali ve beylerin üzerine yürüdü. Bunları sindirdi ve bir çoğunu
affetti. Sultan Nâsıreddîn Mahmud Şahın 1266 yılında ölümü üzerine,
iktidarın gerçek hakimi olan Balaban, Gıyâseddin lakabıyla tahta
çıktı.
Tahta çıkar çıkmaz,
merkez ordusunu yeniden düzenledi. Âsâyişi bozan Hinduları ve Delhi
civarındaki haydutları şiddetle cezalandırdı. Balaban, idaresi altında
büyük bir ordu bulunmasına rağmen, sultanlığın kaybettiği toprakları
geri almak için, fazla bir gayret göstermedi. Tek düşüncesi, hudutları
tehdit eden Moğollara karşı hazırlıklı olmaktı. Bu gayeyle Sind ve
Batı Pencab’ın idarî durumunu yeniden düzenledi. Bölgeye önce Şir
Hanı, ölümünden sonra oğlu Muhammed Hanı vali tayin etti. Diğer oğlu
Mahmud Buğra Han ise, bir orduyla kuzeyde bulunuyordu. 1279 senesinde
Moğollar, Pencab’a saldırdılar. Delhi Sultanlığı topraklarında epeyce
ilerleyerek, Sütlüce Irmağını aştılar, fakat bozguna uğratıldılar.
Moğol saldırısını
fırsat bilen Bengal Valisi Tuğrul Han, ayaklanarak bağımsızlığını ilan
etti. Balaban, Moğolları yendikten sonra, kuzeyde bulunan oğlu Buğra
Hanın ordusunu da yanına alarak, Bengal üzerine yürüdü. Tuğrul Han,
hazinesini ve fillerini alarak, Orissa ormanlarına sığındı ise de, ele
geçirilerek öldürüldü. Bengal valiliğine oğlu Mahmud Buğra Hanı tayin
etti. Balaban’ın 1287 yılında vefatından sonra başa geçen Muizzüddîn
Keykubâd’ın başarısız idaresi, yerine geçen oğlu Keyûmers’in de küçük
yaşta olması üzerine, Halaçların Reisi Firuz Şah, rakiplerini yenerek,
Celâleddin lakabı ile, Delhi Sultanlığının başına geçti. Celâleddin Firuz Şahın, 1290 senesinde Delhi Sultanlığı tahtına geçmesinden sonra,
idare, Halacîler sülâlesine geçti.
Delhi Sultanlığına
hakim olan Halaç ailesi, eski bir Türk kabilesi olan ve kesin olarak
tespit edilemeyen bir tarihte Türkistan’dan göç edip, doğu Afganistan
ile Hindistan’ın kuzey hudutlarına yerleşen Halaç Türklerine
mensupturlar.
Firuz Şah'ın, tahta
çıktıktan sonra, Hintli Prenslere karşı seferleri, müspet sonuçlar
vermedi. Onun asıl isteği, Moğollardan uzak kalmaktı. 1291-92 senesinde,
Moğol ordusunun büyük bir istilâ teşebbüsü, başarıyla önlendi ve
Moğolların çoğu esir edildi. Bu esirlerin büyük bir kısmı, Müslüman
olarak, Delhi Türk Sultanlığının hizmetine girdiler. Aynı sene içinde Mandor ve Ucceyn’e seferler düzenlendi. Bu arada, Karâ valisi ve damadı Alâeddin Muhammed, hükümdardan izin almadan Devagir üzerine sefere
çıktı. 1294 senesinde, sekiz bin kişilik bir süvari birliğiyle yola
çıkan Alâeddin, Vindhyalar Dağlarını geçerek zor şartlar altında iki
ay süren bir yolculuktan sonra, Devagir’e vardı ve şehri kısa sürede
ele geçirdi. Alâeddin, aldığı büyük ganimetlerle ülkesine döndü. Firuz
Şâh, bu galibiyete çok sevindi. Yeğenini tebrik ve teftiş için Karâ’ya
gitti. 1296 yılında çıktığı bu yolculuğu esnasında vefat etti. Yerine Alâeddin Muhammed Halacî geçti.
Alâeddin Muhammed, uzun
seneler, Moğol saldırılarına karşı koymakla uğraştı. 1299 senesinde
Kutlug Hoca’nın kumandasında 200.000 kişilik bir Moğol ordusu, Delhi
önlerine kadar geldi. Alâeddin, Moğollara karşı ordusunun az olmasına
rağmen, kahramanca savaştı ve Moğolları bozguna uğrattı. İç işlerini
düzelten Alâeddin Muhammed, 1302 senesinde, fetihler yapmak için sefere
çıktı. Racistan’da, ünlü Çitor Kalesini kuşatarak aldı. Fakat ordu bu
seferden yorgun ve çok kayıp vermiş olarak döndü. Ayrıca Telingan
Devleti üzerine gönderdiği ordu da, başarı elde edemeden ve yorgun
döndü.
1305 senesinde Amroha
ve 1306 yılında Ravi yakınlarında, Moğollar bozguna uğratıldı. Bu
mücadeleler sırasında, Dipâlpur eyaleti hudutları, Melik Gazi Tuğluk’un
idaresine verildi. Melik Gazi'nin her sene düzenlediği seferlerden
dolayı da, Moğol tehlikesi kalktı.
Kuzey Hindistan’ın
hemen hemen tamamına hakim olan Alâeddin, 1308 senesinde Melik Kâfur’u
güney seferine gönderdi. Melik Kâfur, önce Varangel’i 1310 senesinde
de Madura ve Duâramudra’yı ele geçirdi. Böylece sultanlığın güney
sınırları, deniz sahiline kadar dayandı.
Sultan Alâeddin, hiç
tahsil görmediği halde, şahsî kabiliyet ve tecrübeleri ile devlet
topraklarını genişletti. Birçok idarî yenilik yaptı. Müslümanların
refah ve huzur içinde yaşamalarını sağlamaya çalıştı. Sultan Alâeddin
1316 senesinde ölünce, Melik Kâfur, Veliahd Hızır Hanın yerine henüz
5-6 yaşındaki Şihâbüddîn Ömer’i tahta çıkardı. Buna karşı çıkan
Alâeddin’in üçüncü oğlu Mübârek Han, Melik Kâfur’u öldürttü. 1316
senesi Nisan ayında kardeşini de hapse attırarak, Kutbeddin lakabı ile
tahta çıktı. Mübârek Han, babasının bazı kanunlarını yürürlükten
kaldırdı. Gucerât ve 1318 senesinde Devagir’deki isyanları bastırdı.
Ancak, bir Hindu dönmesi ve kölesi olan Hüsrev Han tarafından 1320
senesi Nisan ayında öldürüldü. Hüsrev Han, tahta geçti.
Hüsrev Han, tahta
geçtiği zaman Pencap’ta hudut bölgeleri kumandanı olan Gazi Melik
Tuğluk isyan etti. Oğlu Fahreddin Cavna’nın da teşvikiyle Delhi
üzerine yürüdü. Delhi önlerinde yapılan savaşı, Gazi Melik Tuğluk
kazandı. Hüsrev Han, yakalanarak idam edildi. Gazi Melik de, 1320 senesi
Eylül ayının altısında, Delhi Sultanlığı tahtına çıktı. Bu tarihten
itibaren Delhi Sultanlığında, Tuğluklar devri başladı.
Babası Türk, annesi
Hindli olan Gazi Gıyâseddin Melik Tuğluk, tahta geçtikten bir hafta
gibi kısa bir zaman zarfında, sükûneti sağladı. Tuğluk-âbâd adı ile
yeni bir şehir kurdu ve burasını hükümet merkezi yaptı. Dekken’deki
Varangel Racası isyan edince, Uluğ Han unvanı alan oğlu Cavna Hanı, o
bölgeye gönderdi. Bu sefer, başarısızlıkla neticelendi. 1323 senesinde,
tekrar Dekken üzerine gönderildi. O da Bidâr’ı fethettikten sonra
Varangel’e doğru ilerleyerek burayı da ele geçirdi. Bu tarihten
itibaren Varangel, Sultanpür olarak adlandırıldı. Cavna Han, bölgede
son olarak Telingâna’yı fethetti. Burası, ilk defa doğrudan doğruya
Müslümanların idaresine girdi.
1325’te Tuğluk Hanın
ölümü üzerine oğlu Cavna Han, Muhammed Şah lakabı ile tahta geçti.
Muhammed bin Tuğluk, bazı idarî ve askerî tedbirler aldı. Güneydeki
fetihler sebebiyle, bölgede yeni bir saltanat merkezi yapılmasına
ihtiyaç duyarak, 1327 senesinde Devagir’i yeniden inşa ettirdi. Devletâbâd adını verdiği bu şehri, hükümet merkezi yaptı. Hükümet
memurları, âlimler ve halktan pek çok kişi buraya yerleşti. Muhammed
Han, gönüllü göçün az olması yüzünden, halkı Devletâbâd’a göç etmeye
zorladı. Bu duruma kızan halk, arazilerini terk ederek hırsızlığa
başladı. Sultanın, bunlar üzerine bir birlik göndermesi, arazide
ziraat yapılmasını zorlaştırdı ve Delhi’de kıtlık baş gösterdi.
Muhammed Han devri,
bundan sonra, daimî olarak isyanlarla geçti. 1335 senesinde, Ma’ber
Valisi Seyyid Celâleddin Madura, bağımsızlığını ilan etti. Sultan bu
valinin üzerine yürüdü ise de, bir netice elde edemedi. Böylece Ma’ber,
Delhi Sultanlığının idaresinden çıktı.
Bengal Valisi Behram
Han'ın, 1338 senesinde ölümünden sonra, sultanlığa bağlı Doğu Bengal
eyaleti, istiklalini ilan etti. Aradan bir sene geçmeden Ali Şah Kar
adında bir kumandan, isyan etti, fakat isyan, anında bastırıldı.
Arkasından Avadh Valisi Ayn-el-Mülk ayaklandı. Sultan, bütün güçlüklere
rağmen bu isyanı da bastırdı. Ayn-el-Mülk yakalanarak hapsedildi ise
de, bir süre sonra af edilerek tekrar Avadh valiliğine getirildi.
1343 senesinde, Pencab
eyaletindeki Sunâm, Samânâ, Kaythal ve Guhrâm’da isyanlar çıktı. Ancak,
bu isyanlar şiddetli bir şekilde bastırıldı. Muhammed Tuğluk, yine bir
isyanı bastırmak üzere Sind Seferine çıktığı zaman Tahattha
yakınlarında hastalanarak, 1351 senesi Martında öldü. Muhammed Tuğluk’un ölümü sırasında Hindistan’da, üçü ayaklanmalardan ortaya
çıkma, beş tane bağımsız Müslüman Türk devleti vardı.
Başsız ve güçsüz
durumda kalan ordunun ileri gelen kumandanları ve devlet adamlarının
ısrarıyla, ölen sultanın yeğeni Firuz Şah, sultanlığı istememesine
rağmen, tahta çıkarıldı.
Firuz Şah, tahta
geçtikten sonra, devleti kuvvetlendirmek için seferlere çıktı. Bengal
bölgesinin hakimi İlyas, 1345 senesinde Batı Bengal’de bağımsızlığını
ilan etmiş, 1352 senesinde ise Doğu Bengal’i ele geçirmişti. Firuz
Şah, önce İlyas’ın üzerine yürüdü ve onu İkdala Kalesine çekilmeye
mecbur bıraktı. Firuz Şah, bu seferden sonra Orissa üzerine yürüyerek
burayı ele geçirdi. Orissa Racası barış yapmak istedi. Senelik yirmi
fil vergi vermek üzere barış yapıldı.
Firuz Şah, 1367
senesinde doksan bin süvarî, 480 fil ve çok sayıda piyadeden meydana
gelen ordusu ile, Thattha üzerine sefer düzenledi. Çok büyük
sıkıntıların çekildiği bu sefer sonunda, Sind Câmlarının hükümdarı
Câm Mâli’nin, senede 400.000 Hind parası vermesi şartıyla anlaştılar.
Firuz Şah, 1388 senesi
Eylül ayında, seksen üç yaşındayken öldü. Her işinde âlimlere danışan Firuz Şah, ülke topraklarını genişletmek için, büyük seferlere
çıkmaktan ziyade iç işleri ile uğraşmayı tercih etti. İşlerinde en
büyük desteği hocası Celâleddin Hindî’den
görmekteydi. Vergileri koyup kaldırmakta, dinin hükümlerine çok dikkat
ederdi. Dine uymayan her türlü vergiyi kaldırdı. Devlet geliri,
azalacağı yerde daha da arttı. Devlet idaresinde yaptığı düzenlemeler,
malî ve iktisadi alanlarda, büyük bir gelişmeye sebep oldu. Müslüman ve
gayrimüslim, bütün halkın refah ve saadetine hizmet etti.
Firuz Şah'tan sonra
şehzadeler arasındaki mücadeleler, onun yaptığı bütün iyi işlerin
tahrip olmasına ve sultanlığın kötü duruma düşmesine sebep oldu. Bu
mücadelelerden sonra, torunu Gıyâseddin Tuğluk tahta geçti. Bu tarihten
Timur Han'ın 1398 senesindeki Hindistan Seferine kadar taht, altı defa
el değiştirdi. Timur Han, 1398 senesi Eylül ayında, İndus Nehrini
geçerek Hindistan’a girdi. Delhi Sultanı Mahmud Şah, elindeki yetersiz
kuvvetlerle karşı koymaya çalıştı ise de Delhi önündeki muharebede
yenildi. Delhi, Timur Hanın eline geçti. Timur Han, 1399 senesinde
Türkistan’a geri dönünce, Mahmud Şah, yeniden hükümdar unvanını aldı.
Fakat önce Mallû, sonra da Devlet Han Ludi’nin elinde bir kukla
hükümdar olarak kaldı. Mahmud Şahın, 1413 senesinde ölmesiyle, Tuğluk
Hânedânı sonra erdi.
1414 yılında Delhi’yi
ele geçiren Mültan Valisi Hızır Han, ölünceye kadar, bölgeyi Timur ve
Şahruh adına idâre etti. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mübârek,
bağımsızlığını ilan etti. Böylece Delhi Sultanlığının idaresi,
peygamberimizin neslinden olduklarını iddiâ
etmeleri yüzünden “Seyyidler” adını alan Hızır Han nesline geçti.
Mübârek Şahın
saltanatı, ayaklanmalarla geçti. Mübârek Şah, 1434 senesinde nüfuzunu
kırmak istediği veziri Server-ül-Mülk tarafından öldürüldü. Yerine
kardeşinin oğlu Muhammed, ondan sonra da 1444’te onun oğlu Âlem Şah
çıktı. Hepsinin saltanatı, kargaşalık, ayaklanma, iç ve dış harplerle
geçti. Bu yüzden, devlet, gittikçe zayıfladı. Son yıllarda devlet işleri, Pencab’ın büyük bir kısmına hakim olan Behlül Han Ludî adında bir
Afgan beyinin eline geçti. 1451 senesinde, Behlül’ün baskısına
dayanamayan Âlem Şah, tahtı ona bırakarak Badaun’da yerleşti. Böylece
Delhi Türk Sultanlığı sona erdi ve hükümdarlık Afgan asıllı Lûdîlerin
eline geçti.
Delhi Türk
Sultanlığının idarî teşkilâtı, genelde Türk İslâm devletlerinin
teşkilâtına dayanmaktaydı. Saray teşkilâtının başında Vekil-i Dâr
bulunurdu. Ondan sonra idaresinde hâciblerin görev yaptığı Emir Hâcib
veya Bâr Bey denilen saray görevlisi gelirdi.
İdârî işlere vezir
bakmaktaydı. Dinî işler ise, Sadr-üs-Sudûr denilen görevlinin
idaresindeydi. Bu zat, aynı zamanda sultanlık baş
kadısı Kâdı-i Memâlik
görevini de yapardı.
Delhi Türk Sultanlığı,
süvarî kuvvetlerinin büyük rol oynadığı, düzenli bir orduya sahipti.
Askerler, önce, iktalardan faydalanırlardı. Daha sonra maaş almaya
başladılar. Orduda fillerin önemli bir yeri vardı. Fillerin üzerinde
okçular bulunurdu. Ayrıca, bunlardan düşman saflarını yarmak ve
maneviyatlarını bozmak için faydalanılırdı. Ordunun piyade sınıfının
çoğunu Hindular meydana getirirdi. Hassa askerleri dışında, piyadeler
geçici olarak orduya alınırdı.
Birçok âlim, şair,
yazar ve sanatkârı himayelerine alan Delhi Sultanları, kültür ve
sanatın gelişmesine büyük hizmet ettiler. Balaban devri, ilim ve sanat
bakımından önemlidir. Onun devrinde Ferîdeddîn Mes’ûd, Sadreddîn bin
Behâeddîn Zekeriyyâ, Bedreddîn Ganevî gibi İslâm âlimleri, Hamîdeddîn,
Bedreddîn Dımeşkî, Hüsâmeddîn gibi tıp âlimleri yetişti. Büyük âlim
Emir Hüsrev Dehlevî, Delhi Sultanlarından himaye gördü. Hüsrev Dehlevî,
Hindistan’da şiirlerini Farsça yazan şairlerin en büyüğüdür. Şairliği
yanı sıra, tarihî eserler de yazmıştır. Delhi sarayında yaşayan
şairlerden birisi de Hüsrev Dehlevî’nin yakın arkadaşı Necmeddîn Hasan
Sencerî idi. Bu iki zatın yakın dostu tarihçi Ziyâeddîn Bernî, 1357
senesine kadar Delhi Sultanlığının tarihini anlatan Tarih-i Firuz Şah
adlı eserin yazarıdır. Nizâmüddîn Evliyâ, Ferîdüddîn Genc-i Şeker ve
Şeyh Nureddin, Celâleddin Hindî gibi büyük tasavvuf âlimleri, Delhi
Türk Sultanlığı zamanında yaşamış, Hindistan’ın meşhur ve büyük
velîleridir.
Delhi Sultanları, geniş
imar faaliyetlerinde bulundular. Günümüze kadar ulaşan birçok eserler
yaptılar. Ayrıca yeni şehirler inşa ettiler. Yaptıkları eserlerin
büyük kısmı Delhi’dedir. Kutbeddîn Aybeg’in yaptırmaya başladığı 79
metre yüksekliğindeki Kutb Minâr ismi ile meşhur minare, daha sonra
bitirilmiştir. Aybeg, ayrıca Cayna mabetleri enkazını kullanarak Kıdvet-il-İslâm adlı camiyi inşa ettirdi.
Halacî Hânedânlığı
zamanında, Hindistan’daki Müslüman mimarisi, Selçuk mimârisi teknik ve
üslubunun etkisinde gelişti. Alâeddin Halacî zamanında Kıdvet-il-İslâm
Camiinin yanında yapılan medrese, bunlardan biridir.
Tuğluklarda Firuz Şah, birçok imar faaliyetlerinde bulundu. Ayrıca,
eski eserlerin tamir ve ihyasına büyük önem verdi. Hisar ve Cavnpûr
gibi birçok meşhur şehir kurdu ve tamir ettirdi. Ayrıca Firuzâbâd
adıyla Delhi yakınlarında, yeni bir başkent inşa ettirdi. Buranın
güneyinde Havz-ı Hassı denilen büyük havuzun kenarında bir medrese
yaptırdı. Bunlardan başka; 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 20 hânkâh, 100
kervansaray ve han, 5 dârüşşifâ, 100 türbe ve mezar, 10
hamam, 150 sulama işlerinde de kullanılabilecek kuyu ve su
biriktirmeye mahsus havuz, 100 köprü yaptırmıştır.
